Ne'nin felsefesi: Ezberin ötesinde merak
Funda Yıldırım • 15 Haziran 2026 • 4 dk
Daha önceki yazımızda ‘sence ne’ demenin nasıl da ufuk açan bir soru kalıbı olduğundan bahsetmiştik. Şimdi çocuğumuzun, hatta kendimizin ufkuna faydalı olacak bir şey yapalım ve sonraki adıma geçip ne’nin felsefesine bakalım.
Eğitim sistemimizin -maalesef ki- çoğunlukla ezberlerle ilerlediğini biliyoruz. Ezberlenen tarihler, formüller, telaffuzunu bile yapmakta zorlandığımız terimler, ne işe yaradığını bilmediğimiz ama ismini ezberlediğimiz bilim dalları, sadece ortaya koyduğu buluşu ile aynı cümlede kullanmak suretiyle bildiğimiz bilim insanları, yedi bölge ve maki bitki örtüsü, hayatları hakkında bildiğimiz tek şeyin doğum-ölüm tarihi ve nerede yaşamış olduğundan ibaret kalan büyük edebiyatçılar, tüm renklerin sabit isimleri, ağaçların türleri ve daha ne ezberler, ne ezberler…
Bunları ezberlerken de belli bir amaç için ezberliyoruz aslında. Yani tarih dersi yazılısı için şunları ezberle! Tamam. Tarih yazılısı bitti, artık unutabilirim. Eee ne oldu? Not almak için mi bu kadar kıymetli zaman geçti tüm eğitim elemanları için? Bir süre için, sadece karnede birkaç sayı olsun diye miydi bu bilgiler?
Bir düşünün, okul zamanlarınıza ait en çok ne kalmış havsalanızda? Ezberletilen tarihler ya da formüller mi yoksa bu tarihler ve formüllerin oluşumu ile ilgili hikayeler mi? Yani ne’den çok ‘neden’ mi?
Bizler senelerce bilimi, bilim insanlarını öyle uzak, öyle erişilmez, öylesine akıl yetmez bir şey olarak görmüşüz ki, o yüzden sadece ne’lerle yetinmişiz; belki de yetindirilmişiz! Oysa ki matematiğin sıkıcı bir dersten ibaret olmadığını, bir bilim olduğunu, hayatımızın her yerinde, hele de doğada bir matematiğin olduğunu bilebilseydik zannediyorum ki çok daha keyifle anabilir, anlayabilirdik bunu. Öyle ya, ağacın yaşı, çiçek yapraklarının çevresi, kar tanelerinin geometrik yapısı, salyangoz kabuğunun düzeni, boyumuzun uzunluğu, bunların hepsinin bir matematiği yok muydu? Sözgelimi vücudumuzda bulunan bilmem kaç tane kemiği ezberlemekte güçlük çeken bir öğrenciye, biyoloji öğretmeninin ‘beynin yok mu senin’ demesi, o çocuğun hakikaten ‘gerçekten benim beynim yok mu’ diye sorgulamasını sağlar mı? Elbette ki sağlamaz. Oysaki beynin yapısını öğrenen ve dahası beynin nasıl öğrendiğini öğrenen çocuk, zaten o bilmem kaç tane kemiği sırasıyla ezberlemek zorunda da kalmayacağını bilirdi.
Mesela Coğrafya dersinin iklim, bitki örtüsü, harita ve ölçeklerden ibaret olduğunu düşünüp, bu dersten pek de hoşlanmayan ben, ilk insanların Coğrafya bilimine neden ihtiyaç duyduklarını okuduğumda hayran kalmıştım Coğrafya bilimine. İlk insanların dünyayı keşfetmek için çıktıkları yolculuk, haritayı nasıl oluşturdukları, ne şekilde barındıkları ve beslendikleri öylesine ilgimi çekmişti ki, şimdiye kadar bilemediğim için derin bir ah çekmiştim.
Şimdi neler yapabiliriz, çocuklarımız için ne yapmalıyız? Onları, içerisinde her an var olduğumuz bilimlerle tanıştırın, hem de yaşlarına takılmadan. Yer çekiminin oluş hikayesini anlatın mesela ve bununla günde kaç kez karşılaştığınızı konuşun. Halat çekme oyunundaki itme-çekme kuvvetinden bahsedin, başka nerelerde kuvvet uyguladığınızı tartışın. Mutfakta bol bol vakit geçirmesine müsaade edin. Çocuğunuza bir assolist ya da misafir gibi değil evin bir üyesi gibi davranın ve bunu kalpten onaylayın. Mutfak onlar için kocaman bir laboratuvar: ısı, yanma, donma, miktar, koku, denge, bekleme, sabır, üretim… ne ararsan mevcut orada. Bunu değerlendirin.
Onları dinleyin, bol bol soru sormalarına ve fikir yürütmelerine fırsat verin, hem de her alanda. Bu konuda sabrı, azmi, yılmamayı onlardan öğrenebilirsiniz mesela. Yeter ki onların ruhlarında doğuştan varolan bu bilgeliği zedelemeyin.
